12 Ekim 2011 Çarşamba

Çetin Karşılaşma

Canı sıkkındı
Uzun yıllardır görüşmüyorduk.
Hep kaçmıştım ondan..
Uzunca bir aradan sonra görmüştüm ve bu kez bambaşkaydı ..
Yabancı,başka biriydi..
Şişmişti gözleri, yıllardır uyumuyor gibi..
Kıpkırmızıydı, ağlamıştı sanırım..
Göz altlarındaki morluklar korkutucuydu.
Bakıma muhtaçtı...
Üzülmüştüm hâline..
Aynı şeyleri yapıyor,yaşıyorduk sözde..

Bir müddet bakıştık, kaçırıyordu gözlerini..
Dokunuvermiştim yaşlanmış yüzüne, çizgileri rahatsız ediciydi..
Ak düşmüştü saçlarına gencecik yaşında..
Bezmişti, nefes alası kalmamıştı..
Dahası içinden koparılmış bir hayat vardı.
Ne yapmıştı kendine böyle...
Nasıl bu hâle gelmişti..
Oldukça çetin bir karşılaşmaydı...
Ne zaman kendine bu kadar yabancı olmuştu..
İçeri kimsenin girmediğini umuyordu..
Kim yapmıştı ki bunu?
Bu aynayı buraya kim koymuştu



 Hilâl Palak (Lâl)


30 Temmuz 2011 Cumartesi

Son Dem'ler

Geldiğini duymamışım...
—Nasıl olur?
Kilitleri değiştirmediğimi nasıl tahmin ettin?
—Şans işte.
Ne içmişsin sen böyle? 
—…
Dur düşeceksin, neyin var? 
— …
Ne arıyorsun? 
—…
Hani seninkiler?
—…
En iyisi ben kahve yapayım, sevmezsin ama kokusu kendine getirir...
—Gitmeni istemiyorum, gitme…
                   Sendelemiştim ama yanımdaydı.
Otur telaşlanma, kimse bulamaz burada seni korkma...
                   Telaşlanmış sayılmazdım ama korkuyordum
Ama çok tuhaf, koskoca karanlıkta nasıl buldun burayı?
—Kokundan tanıdım
                           Utanmıştı, yine ilk gün ki gibi titremeye başlamıştı, bir an evvel yanımdan ayrılmak için bahaneler üretiyordu.
Eyvah! Kahveyi unutmuşum.
                            Daha koymamıştı bile ocağa.

İçmemiştim ama sarhoştum,hakliydi ziyan ettiğim vakitlerimi arıyordum, bakınıyordum..
Ayrıca peşimde olduklarına emindim...
Hiçbir şey onun düşündüğü gibi değildi..
Sırf bunun için bir köşesi eksikti hep..
Bilemezdim...
O gün orada karşılaştığımızda çok korkmuştum çok garipti elleri titriyordu bu hiç hoşuma gitmemişti yolumu gözleyenler var deyip ayrılmaya çalışmıştım ama kahveleri getirmişti bile.
Adeta sebep arıyordum.
Kahve içmezdim ki ben.
O gün en sevdiğim şey olup çıkmıştı.
Bu kadarı bana yeter diye düşünüp çıkıvermiştim.
Hâlbuki daha girer girmez onunla bir ömür ve son düşlemeye başlamıştım.
Yol boyu,aylar boyu düşledim..
Karar vermiştim,onunla yaşayacaktım..
Lâkin unutmaya başlayalı çok olmuştu…
Adresler, isimler, numaralar hepsi teker, teker silinmişti.
Bir yüzü ve kokusu buram, buram kokusu kalmıştı.
Onu bulmalıydım vaktim azalıyordu.
Köhne bir mecradan geçip gelmiştim buraya güç bela.
Son anlarımdı onları hebâ etmek istemiyordum.
Mutfağa ulaştığımda kahveyle oyalanmaktan bıkmıştı.
Şaşkınlığı hâlâ yanı başındaydı.

Kalkmasaydın getiriyordum.
                     Sendelemiştim tâkatim kalmamıştı
Yaşlanmışsın şöyle otur.
           Zorda olsa ulaşmıştım yanına yılların hasretini alacakmışçasına baktım gözlerine,pişmandım ve bunu fazlasıyla görmüştü.
         Özür dilercesine yığıldım olduğum yere
Seni hep bekledim...

Söylemiş olduğu tek cümle kahrolmama yetmişti. Yine de gülümseyerek kapattım gözlerimi, yanında her şey tamamdı.
Onunla bir son hep güzel olurdu.
Öyle de olmuştu.
Başka âlemlere seyahatteydim.

                                                          Hilal PALAK (Lâl)

23 Nisan 2011 Cumartesi

Yıllar vardı..

Karanlık bir odada 'gün' sayıyor, ışıktan yoksun,
bir tek seni düşlüyordum.
Allah bilir, acaba neredeydin şimdi?
         
Bir köşe başında adımlarını sayıyordun belki,
kalmak ve gitmek arasında mekik dokuyordun, bilemem ki.
Yaşattıklarını düşünüp vazgeçiyordun,
çok gördüğün bir tebessüm düşüp hatırına
karanlık evimin, viranemin kapısından gerisin geri dönüyordun belki.

Bense sırf bu ihtimal üzerine kapıları aralık bırakıp ayak sesleri duymaya çalışıyordum.
Ne gelen, ne giden, ne de ses..

Belki başka yerlerde beklediğimiz için ses yoktu.
Böyle avutuyordum kendimi..
Çıkıp dolaşmak, seninle karşılaşmadan eve girmek iste... istemiyordum.
Düşünmeye bile güç yetirememişken, koskoca şehirde seni aramak çılgınlıktı.

Allah bilir, şimdi hangi duygunun uykusundasın?
Hesabını veremeyeceğin amellerlesin belki.

Allah bilir, belki bir akşamüstü çıkarsın karşıma.
Rıhtımda belki de sokakta.
Bakar mısın, aradığını bulmuşçasına yüzüme?

Merak eder misin bir gün?
Öylece önündeyken görür müsün peki,
Peki seslensem gelir misin benimle?

Evden çıkmıştım, anlayamadığım bir şey itiyordu beni, adeta yön veriyordu.
Bulacakmışçasına yola koyulmuştum.
Yürüyordum.

Bağırdım!
Gelir misin benimle?

Birisi cevap vermişti. Ama yalnızdım sokakta, emindim yoktu kimse!
Allah’ım deliriyordum.
Ve yine sordum, bu soruyu ben sormuyordum sanki.
Gelir misin benimle?

Çok geçmeden cevap gelmişti, şöyle diyordu yıllardır tanıdığım ama uzun yıllar önce duyduğum sedâ;
"-Gelmem, artık gelemem. Çoğu kez öldürdün beni."
Demek artık ölülerle konuşuyordum.
Allah’ım neler oluyor?
“Ama ben yıllardır seni bekliyorum, bu ânı bekliyorum.” dedim.
Bekliyordum ama şimdi nasıl oldu da bu bekleyiş bitiyordu, çözememiştim.

Şaşkındım, hüzün kokan bu şehirde derdimi anlamıştı sanki kaldırım taşları.
Benimle dalga geçiyorlardı sanki, yoksa bu ses taşlardan mı geliyor?
Paranoyanın dozunu kaçırmıştım.

Sonra bir ayak sesi geldi diğer yönden, bana cevap veren ses orada değildi ki.
Yıllardır hasret kaldığım o yüze dönüp bakmak istiyordum. Cezam hâlâ bitmemişti.
Evet hafiflemişti sesini duymuştum, hafiflemişti.
Bakamıyordum büyülendiğim çehreye,
bir daha büyülenmekten korktuğumdan belki,
Peki bir kere görmek yetmemiş miydi?
Adımlarını duyuyordum,çok yaklaşmıştı.
 Bu heyecan da neyin nesiydi?!


Ya uyanacaktım
yada beni tutan her ne ise ona karşı var gücümle meydan okuyup,
sesin sahibini görecek,
büyülendiğimi görecek,
kıyasıya sarılacaktım.
Yılların hasretini atacaktım üstümden.

Elleriyle omzuma dokununca anlamıştım ki rüya değildi.
Lâkin ölmüş olabileceğim ihtimali üzerinde hâlâ git-gel hâlindeydim.

“Ben geldim, sana geldim, çok yol yürüdüm yorgunum, senin mecraya gidelim muhabbete doyalım.”dedi.
Allah bilir, ama O(c.c.)’da bilmemi istiyordu artık, ne yaptığını bilmemi istiyordu zira şimdi yanı başımdaydı.
Ve beraber karanlık evi, viraneyi yuva yapmaya gidiyorduk.
Çok şükürdü. 

                                   Hilâl Palak (Lâl)

27 Ocak 2011 Perşembe

Bu Makine Izdırap


Bir ara merak salmıştım resim çekmeye.
Ne bulsam basıyordum deklanşöre.
Akşam oluyor kararan havanın insanların üzerinde bıraktığı etkileri,gece kulüplerine gidip vakitlerini zai etmekten hoşlanan yüzleri çekiyordum.
Namaza yetişmek isteyen adamın telaşıyla aynıydı eğlenmek onlar için..
Yetişemezler ise kaybederlerdi sanki..
İlâhi kameradan habersizlerdi..


Bir mahzunlukla oradan çıkıyor, karanlık sokaklarda flaşın aydınlatmaya yetmediği yüzlere dokunuyordum.
Daha aç karnına gezmemiş, açlık nedir bilmeyen, hayatı rüyalarındaki gibi sanan, bilye oynamak kadar kolay sanan çocukların neşeli kahkahalarına rastlıyordum.

İlerledikçe artıyordu hüzün..
Ellerimin yokluğunu hissediyordum soğukta ve o soğukta gazete toplayan çocukları görüyordum.
Sadece resim çekiyordum ben ve mecalim kalmamıştı makineiı taşımaya,O çocukları görene dek. Dokunmalıydım evet bu kadar bencil olmamalıydım.
Resmedilmeyi hakediyorlardı. Aslında her şeyi hakediyorlardı.
Durdum, utandım.
Bir mahcuplukla dokundum makineme. Evet "ölümsüzleştirmiştim o şahane lahzayı" demeyi çok isterdim.
Pek şahane değildi. Mutlu değildiler bendeki gibi bir yorgunluk değildi onlarınki..
Onların da gülmeye hakkı vardı ama yok'tu.
"Eğlenmek bizim ne haddimize.."dediklerini duyar gibi oldum.
Yeni papuçlarıma bakıp kafalarını çevirdiler,onlardan biri değildim ve bu daha ayaklarımdan anlaşılıyordu.
Topladığı eşyaları satıp ekmek parası kazanacaklardı. Tek dertleri doymaktı..
Benim hiç öyle bir derdim olmamıştı,belki o soğukta bir barakaları bile yoktu...
Düşündüm ve vazgeçtim bu sevdadan ama ben vazgeçtim diye onlar bırakmadılar açlıklarını gidermeyi..
Ben gözlerimi kapattım diye onlar da kör olmadılar..
Bencildim, üşümüş ellerimi ısıtmaktı tek derdim.
Unuttum ve uzaklaştım oradan...
Her akşam bu ıstırabı yaşamaktan yorulmuştum sıcacık evimde..
Konforlu hayatıma onları düşünüp haksızlık edemezdim.
Bir kenara bıraktım bir daha da dokunmadım ona bu makine bir ıstıraptı.
Ve ben vurdumduymazlığımla mutluydum.
Ellerim üşümüyor,üşüyen eller nasıl acır düşünmüyordum.

Hilâl Palak (Lâl)